Don Kişot ile Köroğlu Arasında Bir Alacakaranlık Eski Dünyanın Ölümü mü, Son Epik Nefesi mi?

Kimi hikâyeler bir doğumdan bile daha önce, hatta bir yarayla başlar. Köroğlu Destanı da öyledir. 16. yüzyılın karışık Anadolu’sunda, Celâlî fırtınalarının savurduğu topraklarda bir seyisin gözlerine mil çekilir. O körlükten bir oğul doğar: Ruşen Ali. Sonra o oğul, adını kaderinden alır ve Körün oğlu Köroğlu olur.
Bu sadece bir çeşit hesaplaşma ya da intikam hikâyesi değildir; adaletin merkezden dağa sürgün edilmesidir. Köroğlu’nun doğduğu çağda devlet büyüktür ama merhamet küçülmüştür. Vergi ağırdır, bey kibirlidir, köylünün beli büküktür. İşte o bükük belin içinden bir ses çıkar. Bu ses kılıçtır ama aynı zamanda sözdür. Çünkü Köroğlu savaşçıdan fazlasıdır; saz çalar, koşma söyler. Epik geleneğin son büyük temsilcilerinden biridir o. Atıyla bir bütündür; dağ onun sığınağı olmaktan önce, adeta kürsüsüdür. Köroğlu, eski dünyanın hâlâ mümkün olduğuna inanan bir figürdür. Adalet dağda da kurulabilir der. Kahramanlık henüz tükenmemiştir.
Aynı yüzyılın başka bir ucunda, Akdeniz’in öte yakasında başka bir hikâye yazılmaktadır.
Miguel de Cervantes, 1571’de İnebahtı Deniz Savaşı’nda yaralanır. Bir kolu neredeyse kullanamaz hâle gelmiştir. Sonra korsanlara esir düşer. Beş yıl boyunca Algiers’de yaşar. Osmanlı dünyasının sınır boyu gerçeğini, savaşın ciddiyetini, esaretin ağırlığına tanık olur.
Döndüğünde bir eser kaleme alır: Don Kişot.
Ama bu kitap, kahramanlığı diriltmez; hatta bence, onun cenazesini kaldırır.
Don Kişot, şövalyelik çağının artık geride kaldığını bilmeden yola çıkan bir adamdır. O, kitaplarda kalan bir ideali gerçeğe taşımaya çalışır. Yel değirmenlerine saldırdığında yalnızca rüzgâra değil, tarihe de çarpar. Dünya değişmiştir. Feodal düzen çözülmüş, yeni bir akıl doğmuştur. Don Kişot’un trajedisi zaten burada başlar: Kahraman olmak istemesi değil, kahramanlık için artık geç kalmış olması.
İşte esas burada o soruyu sormak gerekiyor:
Köroğlu eski dünyanın son epik nefesi mi?Don Kişot eski dünyanın ölümü mü?
Köroğlu’nun evreninde kahramanlık hâlâ gerçektir. Onun kılıcı keser, atı koşar, düşmanı yenilir. Epik anlatı hâlâ ciddidir. Dünya henüz ironiyi keşfetmemiştir.
Don Kişot’un evreninde ise kahramanlık bir yanılsamadır. Dünya ciddiyetini kaybetmemiştir; ama kahramanlık ciddiyetini çoktan kaybetmiştir. Cervantes, epik anlatıyı alır ve ters yüz eder. Şövalyeliğin içini boşaltır. Modern roman tam da bu boşlukta doğar. Köroğlu dağa çıkar çünkü dünya onun için hâlâ kahramanı kaldırabilir. Don Kişot ise yola çıkar çünkü Köroğlu’ninkine tezatla, dünya artık kahramanı kaldıramaz.
Cervantes’in Osmanlı topraklarında geçirdiği yıllar bu dönüşümde bir iz bırakmış olabilir mi? Bunu kesin olarak söylememiz pek mümkün değil. Ancak şu bir gerçek ki, Cervantes gerçek savaşın, gerçek sınırın ve gerçek inancın dünyasını yakından gördü. O dünyanın ağırlığını taşıdı. Belki de bu yüzden İspanya’ya döndüğünde, şövalye romanslarının süslü ama içi boş dünyası ona daha sahte göründü. Bu, doğrudan bir etkilenme değildir muhakkak. Köroğlu Destanı’nı okuyup etkilenmiş olması ihtimali de bence zayıftır. Ama çağın ortak titreşimi mümkündür, bu da başka bir hakikat. Çünkü Doğu’nun sınır kültürü ile Batı’nın çözülen şövalyeliği aynı yüzyılda, farklı biçimlerde kırılmaktadır. Edebiyat bazen doğrudan aktarım değil, yankı üretir.
Yeri gelmişken, burada kısa bir parantez açıp Robin Hood’u ve onun anlatısını da anmak gerekir. O da ormana girer, dağa çıkar. O da zenginden alıp fakire verir. Ama Robin Hood’un tonu daha hafiftir, daha kolektiftir. Orman şenliklidir; adalet neredeyse neşeli bir oyun gibidir. Köroğlu’nda ise dağ ağırdır. İntikam kişiseldir. Robin Hood folkloriktir; Köroğlu epiktir.
Don Kişot ise ne folkloriktir ne epiktir. O ironiktir ve bu ironikliği onu evrenselliğe taşır.
Sizce biri bir diğerinden öykünmüş olabilir mi? Aralarındaki mesele belki öykünme değildir. Belki mesele çağın ruhudur. Çünkü 16. yüzyıl, eski dünyanın çözülmeye başladığı bir eşiktir. İmparatorluklar büyürken idealler yıpranmıştır. Doğu’da epik gelenek son büyük yankısını verirken, Batı’da modern bilinç ironiyi keşfetmiştir. Köroğlu, hâlâ inanılabilecek bir kahramandır. Don Kişot, artık inanmanın zorlaştığını gösteren bir aynadır. Biri alacakaranlıkta parlayan son dağ silueti, diğeri ise o alacakaranlığın farkına varan ilk bilinçtir.
Ve edebiyat, böyle iki an gibi, başka anların da arasındaki ince çizgilerden kamaş kamaş ışımasını sürdürmektedir. Hem de yüzyıllardır.




Yorumlar